GDO'LU ÜRÜNLER İLE İLGİLİ SUNUMLAR:
http://www.dosya.cc/TEKN_KKONGRE-GDOPANEL_-06_1__1_.01.2005.ppt.html
TÜRKİYE’DE VE DÜNYADA GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ ORGANİZMALAR (GDO)
20. yüzyılın başlarında 1 milyar civarında olan dünya nüfusu, günümüzde 6.5 milyara dayanmış durumdadır. Dünya nüfusunun 2010 yılında 7 milyar, 2020 yılında 8 milyar, 2030 yılında 9.3 milyar, 2035 yılında ise 10 milyara ulaşacağı tahmin edilmektedir. Dünyada ekilebilen alanlar sınırlıdır. Buna karşılık nüfus geometrik bir dizi şeklinde artmaktadır. Dünya nüfusunun bu hızlı artışı karşısında tarımsal üretim hızının da arttırılması büyük önem kazanmıştır. Artan dünya nüfusunu beslemek için GDO’ların mucize çözüm olacağını, özellikle GDO üretiminde söz sahibi olan ülkeler ve bunların çokuluslu şirketleri savunmaktadır.
1974’te toplanan Dünya Gıda Konferansı’nda, gıda güvensizliği ve yetersiz beslenmenin 10 yıl içerisinde ortadan kaldırılması hedeflenmişti. Oysa günümüzde, açlık daha büyük boyutlarda yaşanmaktadır. Dünyadaki her 7 kişiden biri kronik yetersiz beslenme durumundadır. Hastalıkların %70’i, ölümlerin de %30’u beslenme yetersizliklerinden kaynaklanmaktadır.
Yeşil devrim olarak adlandırılan 1960 ve 1970’ li yıllarda tarımda makineleşmenin artması, kimyasal gübreler, tarım ilaçları ve bitki gelişim düzenleyicilerinin yoğun olarak kullanılmaya başlamasıyla tarımsal üretimde önemli artış sağlanmıştır. Yeşil devrim o yıllar için tarımda inanılmaz bir başarı idi. Bu devrimden Türk tarımı da payını aldı. Tarımdaki yeşil devrim, zaman geçtikçe, genetik olarak ıslah edilmiş üstün verimli ırkların geliştirilmesi ve kullanımı yanında aşırı inorganik gübre, ot ve zararlı organizmaları kontrol etme amaçlı kimyasal kullanımı ve aşırı su kullanımı gibi sebeplerden dolayı bazı çevre sorunlarını da gündeme getirmeye başladı. Bu sorunlara örnek olarak, yeraltı sularının aşırı azotlu bileşiklerle kirlenmesi ya da bir çok yararlı organizmaların tarım alanlarında azalması ya da yok olması verilebilir.
Şu anda üretilen tarımsal ürün miktarı hem bugünkü nüfusu hem de gelecek nesilleri besleyebilecek düzeydedir. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) tarafından da ifade edildiği üzere açlığın nedeni ne yetersiz tarım arazileri ne de yetersiz üretimdir, asıl sorun, üretilen ürünlerin adil pay edilememesinden kaynaklanmaktadır. Buna etki eden başat faktörler de politik ve finansal nedenlerdir
GDO NEDİR?
Son yıllarda genetiği değiştirilmiş (GD) ürünler, “biyoteknoloji ürünleri” olarak da adlandırılmaya başlanmıştır.
Biyoteknoloji sözcüğünü kısımlara ayırırsak;
Biyo: biyolojik işlemlerin kullanımı
Teknoloji: sorunların çözümü ya da yararlı ürünlerin üretilmesi
tanımlarından yola çıkarak en sade şekliyle (biyo+teknoloji=biyoteknoloji) biyoteknolojiyi, biyolojik işlemler vasıtasıyla yararlı ürünlerin üretilmesi şeklinde tanımlayabiliriz.
İnsanoğlu tarıma 10 bin yıl önce başladı, ekmek, peynir, şarap, yoğurt… gibi gıda maddelerini üretmek ve süt ürünlerini muhafaza etmek amacıyla mikroorganizmaların biyolojik işlevlerinden de 6 bin yıldır yararlanıyor
Genetiği değiştirilmiş organizma, kısa adıyla GDO, doğal yolla gerçekleşmeyen, ancak genetik müdahale yöntemleri ile genetik yapısına bitki ya da diğer canlılardan elde edilen gen veya genlerin aktarılmasıyla elde edilen yeni organizmadır. Söz konusu gen ya da genler her türlü canlıdan (bitki veya diğer canlılar) elde edilebilir ve laboratuar koşullarında istenilen bitki hücre ya da dokusuna aktarılabilir.
Bu aktarma işlemini gerçekleştiren teknoloji genel olarak,
Modern biyoteknoloji,
Gen teknolojisi,
Rekombinant DNA teknolojisi,
Genetik mühendisliği
olarak adlandırılır.
.
Aslında gerçekleştirilen olay bu kadar da basit değildir. Çünkü evrimsel olarak farklı noktalarda bulunan türlerden elde edilen genlerin, aktarıldığı bitkilerde çalışabilmesi için çoğunlukla yapısında değişiklikler yapılması gerekir. Böylelikle DNA’dan genetik şifrenin okunması ve bunu takiben gerçekleşen protein sentezinde görev alan enzimlerin bu yabancı geni tanıması ve sistemin doğru biçimde işlemesi sağlanır. Genler üzerinde yapılan bu tip işlemler bütününe “rekombinant” DNA (rDNA) teknikleri ya da gen teknolojisi denilmektedir. Bu olay son yıllarda, daha çok tarımda kullanılan ve GDO olarak gerek gıda ile gerekse çevre ile ilgili olan tartışmalarda sık sık gündeme gelmektedir.
Bilimin ve teknolojinin karşısında olmak elbette düşünülemez. Ancak bu teknoloji, insanlığın geleceği açısından telafisi mümkün olmayacak çok önemli ve geri dönüşü olmayan sorunlar yaratacak ise bu teknoloji ile üretilen tarım ürünlerini üretmemek üretmekten daha doğru bir davranış olacaktır. Bu nedenle de burada modern biyoteknoloji ile üretilen tarım ürünlerinin yarattığı ve yaratabileceği sorunlar değerlendirilecektir.
DÜNYADA GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ BİTKİ EKİM ALANLARI VE BİTKİ ÇEŞİTLERİ
Dünyada ticari amaçla genetiği değiştirilerek üretilen ilk bitki domates olmakla birlikte bu ürünlerin ticareti 1996 yılında yaygınlaşmıştır. Dünyada yaklaşık olarak Türkiye kadar bir alanda genetiği değiştirilmiş bitki ekimi yapılmaktadır. Ekimi en yaygın genetiği değiştirilmiş bitkiler, soya, mısır, pamuk, kolza, papaya, patates, domates, pirinç, buğday, ayçiçeği, yer fıstığı, bazı balık türleridir. Bunların dışında çalışmaların devam ettiği ürünler; Muz, ahududu, çilek, kiraz, ananas, biber, kavun, karpuz, kanoladır.Ekim alanları 1996’da 1.7 milyon hektar iken 2004 yılında yaklaşık 50 katlık bir artışla 81 milyon hektarlık bir alana ulaşmıştır.
(Tablo 1) Türkiye yüzölçümünü 78 milyon hektar olarak kabul edersek dünyada Türkiye’nin sınırlarından daha geniş bir alanda genetiği değiştirilmiş bitki ekimi yapılmaktadır.
Tablo:1- GDO’lu bitki ekim alanı
Yıllar Alan (mha)
1996 1.7
1997 11.0
1998 27.8
1999 39.9
2000 44.2
2001 52.6
2002 58.7
2003 67.7
2004 81.0
Türkiye yüzölçümü 78.0
GENETİĞİ DEĞİŞTİRİLMİŞ BİTKİ ÜRETİMİ YAPAN ÜLKELER
Genetiği değiştirilmiş ürünlerin ticaretinin yaygınlaştığı 1996 yılında bu bitkileri eken ülke sayısı 6 iken bu sayı 2003 yılında 3 kat artışla 18’e çıkmıştır.GDO’lu bitki ekim alanlarını büyükten küçüğe sıralayacak olursak bu ülkeler ABD, Arjantin, Kanada, Brezilya, Çin, Güney Afrika, Avustralya, Hindistan, Romanya, Uruguay, İspanya, Meksika, Filipinler, Kolombiya, Bulgaristan, Honduras, Almanya ve Endonezya’dır. 2004 yılında ise Almanya ve Bulgaristan’ın listeden çıkıp Paraguay’ın eklenmesiyle ülke sayısı 17’ye inmiştir. (Tablo 2)
Tablo:2- GDO’lu bitki eken ülke sayısı
Yıllar Ülke sayısı
1996 6
1998 9
2001 13
2002 16
2003 18
2004 17
50 bin ha ve daha yukarı GDO’lu bitki ekim alanına sahip ülkelere mega biyoteknoloji ülkesi denmektedir. Ekim alanlarında 2003’e göre 2004 yılında 13.3 mha artış görülmüştür. 2003 yılında mega biyoteknoloji ülke sayısı 10 iken 2004 yılında bu gruba Paraguay, İspanya, Meksika ve Filipinlerin katılımıyla mega ülke sayısı 14’e yükselmiştir. Paraguay ilk kez 2004 yılında listeye girmiş olup 1.2 mha GDO’lu bitki ekim alanıyla derhal 14 mega biyoteknoloji ülkesi arasında yer almış ve bu sıralamada da 6. sıraya oturmuştur. (Tablo 3)
Tablo:3- Mega biyoteknoloji ülkeleri
Ülke Ekim alanı Oran
(mha) (%)
ABD 47.6 59
Arjantin 16,2 20
Kanada 5,4 6
Brezilya 5,0 6
Çin 3,7 5
Paraguay 1,2 2
Hindistan 0,5 1
G.Afrika 0,5 1
Uruguay 0,3 <1
Avustralya 0,2 <1
Romanya 0,1 <1
Meksika 0,1 <1
İspanya 0,1 <1
Filipinler 0,1 <1
EKİMİ EN YAYGIN GDO’LU ÜRÜNLER VE TÜRKİYE İLE BAĞLANTISI
GD (genetiği değiştirilmiş) ürünlerin toplam ekim alanı içinde soya %60, mısır %23, pamuk %11 ve kanola %6’lık bir paya sahiptir. GD bitki alanları içinde en büyük artış 7 mha ile soyada görülmüştür. İkinci sırada 3.8 mha artışla mısır ekim alanları gelmiştir.
Tablo:5- GD ve değiştirilmemiş bitki ekim alanları
Bitki Toplam ekim GD bitki ekim Oran
alanı (mha) alanı (mha) (%)
Soya 86 48,4 56
Pamuk 32 9,0 28
Kanola 23 4,3 19
Mısır 140 19,3 14
Toplam 281 81,0 29
Bugün dünya üzerindeki toplam soya ekim alanının %56’sı, pamuk alanının %28’i, kanola alanının %19’u ve mısır alanının %14’ü üzerinde GD çeşitleri ekilmektedir. (Tablo 5)
Tablo:6- GD bitki eken çiftçi sayısı
Yıl Ülke sayısı Çiftçi (milyon)
2002 16 6
2003 18 7
2004 17 8,25
2003’te 18 ülkede 7 milyon çiftçi GD bitki ekerken 2004 yılında ülke sayısı 17’ye inmesine karşın çitçi sayısı 2003’e göre yaklaşık %18’lik bir artışla 8 milyon 250 bine çıkmıştır. (Tablo 6) Bu çiftçilerin %90’ı gelişmekte olan ülkelerde yer almaktadır.
Bugün artık patates, domates, pirinç, buğday, balkabağı, ayçiçeği, yer fıstığı, bazı balık türleri, kasava ve papaya da GDO’lu olarak üretilmektedir.Muz, ahududu, çilek, kiraz, ananas, biber, kavun ve karpuzda ise çalışmalar devam etmektedir.
Dünya üzerinde GDO’lu ürünler ve ekim alanları ile Türkiye’nin tarım ürünleri dış alımını karşılaştırmadan önce, daha evvel bahsettiğimiz bazı verileri tekrarlamakta fayda olacağı kanaatindeyim.Dünyada genetiği değiştirilmiş bitki üretiminde birinci ve ikinci sıradaki ülkeler ABD ve Arjantin, en çok yetiştirilen bitkiler ise soya ve mısırdır.
Bu bilgilerin ışığında, Türkiye’nin 2003 yılında yurtdışından satın aldığı tarım ürünlerine bakarsak;
• 800 bin ton soya alınmış olup bunların %90’ı ABD ve Arjantin’den,
• 1.8 milyon ton mısır alınmış olup bunların da %80’i ABD ve Arjantin’den,
ithal edilmiştir.
TÜRKİYE VE GDO’LU ÜRÜNLER
Türkiye sınırları içinde genetiği değiştirilmiş bitki ekimi, dikimi, üretimi ve ithalatı yasak olmasına rağmen gümrüklerimizde ve ülke genelinde bu tür ürünlerin analizini yapabilecek bir laboratuar alt yapısı bulunmamaktadır.Ankara ve Bursa’da bu ürünleri analiz edebilecek birer laboratuar bulunmasına karşın altyapı noksanlıkları nedeniyle bu laboratuarlar bugüne kadar etkin ve verimli bir biçimde kullanılamamıştır.Gümrüklerde ve yurt içinde bu analizi yapabilecek laboratuarlara alt yapıyı güçlendirmek amacıyla bugüne kadar ciddi bir kaynak aktarılamamış olması da ülkemizde insan sağlığına gösterilen önem ve özenin acı bir göstergesi olarak kabul edilebilir.
Bir önceki konu başlığında da bahsi geçtiği üzere ABD ve Arjantin’den ithal edilen soya ve mısırın GDO’lu olmama ihtimali çok düşüktür.Zira, Arjantin’den Türkiye’ye soya taşıyan bir tanker 2004 Mayıs’ında Greenpeace üyeleri tarafından Brezilya yakınlarında durdurulmuş ve soyadan alınan örnekler üzerinde yapılan analizler sonucunda ürünün genetiğinin değiştirilmiş olduğu tespit edilmiştir.
ODTÜ Gıda Mühendisliği Bölümü tarafından yürütülen GDO’lar ile ilgili bir çalışmanın çerçevesinde analiz edilen 28 domates numunesinden 22’sinin genetiğiyle oynanmış olduğu tespit edilmiştir.
ABD’de 3 yaş altı çocuklara genetiği değiştirilmiş gıda yedirmek kesinlikle olmasına karşın Türkiye’de GDO’lu ürünlere dair spesifik bir etiketleme tebliği ve yaptırımı olmadığı için bebekler doğuştan itibaren bu gıdalarla tanışmaktadır.
GDO’lu ürünler konusunda oldukça titiz davranan AB ülkelerindeki üretimi ve ürünleri için Pepsi Cola, ‘‘Ürünlerimizde kullandığımız malzemeler genetiği değiştirilmiş değildir ve içeceklerimizde genetiği değiştirilmiş kullanılmamaktadır’’ demektedir.Danone ise ‘‘Tüketici kaygıları Danone için bir önceliktir.Bu nedenle AB’de satılan ürünlerimizde genetiği değiştirilmiş malzemeleri kullanmamaya karar verdik.’’ gerçeğini dile getirmiştir.
Türkiye’de şekerli mamullerde ve kolalı içeceklerde kullanılan tatlandırıcının kaynağı mısırdır ve bu sektörde kullanılan mısır büyük ölçüde ABD ve Arjantin’den satın alınmaktadır.Dolayısıyla aynı açıklamaların Türkiye için de yapılması bir zorunluluktur.
Mısırın 700, soyanın da 900 çeşit gıda maddesi içinde kullanılabildiği düşünülürse genetiği değiştirilmiş ürünlerden korunabilmenin tek yolu, bir an önce gümrüklerimize bu ürünleri analiz edebilen laboratuarları kurarak genetiği değiştirilmiş ürünlerin Türkiye’ye girişini önlemek olacaktır.
Türkiye, uygulanan yanlış tarım politikaları nedeniyle artık tarım ürünleri alanında 1996 yılından beri net bir dışalımcı konumundadır.Bu sebeple gıda güvenliği açısından da Türkiye kendi tarımını kendine yetecek düzeye getirmek zorundadır.
GDO’LU ÜRÜNLERİN SAĞLIK AÇISINDAN YARATABİLECEĞİ RİSKLER
Uzmanlara göre genetiği değiştirilmiş ürünlerin yol açabileceği bazı sağlık riskleri; antibiyotiklere karşı dayanıklılık oluşması, gıda olarak kullanımda insan ve hayvanda toksik ya da alerjik etki yapması, doğrudan alım durumunda insan ve hayvan bünyesindeki mikroorganizmalarla birleşme ihtimali olarak sıralanabilir;
• İşaret genlerinin bitkiden veya yiyeceklerden başka organizmalara aktarılma olasılığı endişesi –insan sindirim sisteminde bulunan bakterilere geçme olasılığı gibi ( Yatay Gen geçişi)
• GDO’lardan elde edilecek yiyeceklerin ne kadar güvenli olacağı endişesi (Alerjik etkileri).
• İşaret geni olarak kullanılan genlerin büyük bir bölümü bakteri kökenlidir. “Bu genlerin ürünleri tüketicilerde ileride beklenmeyen etkiler yaratabilir mi?” endişesi (Toksin etkisi, Antibiyotik direncinin artması).
• Genetik olarak değiştirilmiş (GD) bitkilerin metabolizmalarındaki değişikliklerin bunları yiyen canlıların metabolizmaları üzerine olası etkileri (GDO’larda ve tüketicilerdeki metabolizma değişimleri)
GDO’lu ürünler tabiatta yetişen diğer ürünlerden farklı olarak kendi türlerine ait olmayan genleri taşıdıklarından beraberinde bazı önemli tereddütleri de getirmektedir. Bu tereddütlerin giderilmesi yoğun bilimsel araştırmalar yanında uygulama sonuçları görülerek zaman içinde olacaktır. GDO’lu ürünlerin üzerinde risk oluşturma ihtimali bulunan başlıca alanlar şunlardır: insan ve hayvan sağlığı, biyolojik çeşitlilik, çevre, ve sosyo-ekonomik yapı. Uygulanmakta olan mevcut biyoteknolojik yöntemlerle bitkisel ürünlere aktarılan genler bitki, bakteri ve virüs kaynaklıdır. Gen aktarımı veya değişikliğe uğratılması sırasında işaretleyici olarak antibiyotik dayanıklılık genleri (kanamisin ve ampisilin) kullanılmaktadır. Gen aktarımı ile birlikte diğer organizmalardan hastalık ve alerji yapacak özelliklerin taşınması ihtimali transgenik ürünlerin birincil ve ikincil metabolik ürünleri içinde beklenmeyen biyokimyasal ürünler bulunması risklerini ortaya çıkarmaktadır. Ayrıca, antibiyotik dayanıklılık genlerinin insan ya da hayvan bünyesine geçmesi nedeniyle dayanıklılık oluşması, transfer edilen genlerin insan bünyesindeki bakterilerle birleşme ihtimali, virüs kaynaklı genlerin dayanıklılık genini diğer virüslere transfer etme ihtimali de insan ve hayvan sağlığı için oluşabilecek risklerle ilgili diğer kaynaklardır.
Transgenik yani genetiği değiştirilmiş organizmaların insan sağlığı üzerine etkisini birkaç anekdotla beraber şekillendirebiliriz;
Brezilya’ da soya içine aktarılan ve fındığa ait bir gene sahip olan soya fasulyesi, bir çok insanda alerjiye yol açması sonucu piyasadan toplatılmıştır.
Genetiği değiştirilmiş ürünlerin İngiltere’ de tüketilmeye başlamasıyla gıda alerjisinde artış tespit edilmiştir.
Genetik ürünlerin tarımının yapıldığı ülkelerde, özellikle bu ürünlerin tozlanma devrelerinde, çiftçilerin ciltlerinde lekeler ve kaşıntılar görülmüş, solunum ve sindirim sistemlerindeki rahatsızlıklarda artış gözlenmiştir.
Rowett Enstitüsü tarafından yapılan bir çalışmada, genetik yapısı değiştirilmiş patateslerin fareler için toksik olduğu, bağışıklık sisteminde bozukluklar, viral enfeksiyonlar gibi bir çok negatif etkilerinin olduğu ortaya çıkmıştır.
Yukarıda sayılan risklerin bir sonraki nesiller üzerinde yaratabilecekleri etkiler saptandıktan sonra GD (Genetik olarak Değiştirilmiş) ürünlerin insan sağlığı üzerine olumlu ya da olumsuz etkileri ancak anlaşılabilecekken, ne yazık ki biyoteknoloji şirketlerinin bir an önce para kazanma hırsları yüzünden bu ürünler yeterince test edilmeden piyasaya sürülmüşlerdir.
GDO’LU ÜRÜNLERİN ÇEVRE AÇISINDAN YARATABİLECEĞİ RİSKLER
• GD bir bitki, genetiği değiştirilmemiş olanı da etkiliyor. Yapılan araştırmalar, GD mısır ekili bir tarlanın yandaki tarlalardaki doğal mısırların da genetik yapısını değiştirdiğini ortaya koymuştur. Denemelerde, bu tür etkileşimin özellikle kanola ve şeker pancarında çok daha kolay olduğu saptanmıştır. Kontaminasyona neden olan çoğu bitki poleni rüzgar ve böcekler yardımıyla 200-400 m arasında taşınabilirken, özellikle ağaçlarda bu mesafe 600 km’ye kadar çıkabilmektedir.
• GD bitkiler hedeflenmeyen organizmaya zararlı etkide bulunabilirler. Çiçek tozlarının taşınmasına yardımcı olan kelebekler ve arılar da zarar görmektedirler. Kanada’da yetiştirilen bir GD mısır çeşidi, Kral Kelebeklerinin soyunu tüketme noktasına getirmiştir. GD bitkilerin zehrinden ölen böcekleri yiyen diğer böcekler ve kuşlar da olumsuz etkilenmektedir.
• Yine aynı şekilde, toprak bakterisinin bünyesindeyken inaktif durumda olan, bitki bünyesine aktarılınca aktif duruma geçerek toksik madde salgılayan gen, bitkinin hasat edilmesiyle anızla toprağın içine karışmakta ve mikroorganizmalara da olumsuz etki yaparak topraktaki mikroorganizma dengesini bozmaktadır. Bu yönde yapılan bir araştırmada, GD bitki yetiştirilen tarlalarda anızın çok zor parçalandığı, bitki parçacıklarının mikroorganizmalar tarafından bitkilere yarayışlı forma dönüştürülemediği, bu nedenle de Amerikan topraklarının bir gün büyük bir verimsizlikle karşı karşıya kalacağı belirtilmektedir.
• Haşereler, GD bitkilerin ürettikleri toksinlere karşı direnç geliştirebilirler. Bu durumda bu haşerelerle daha güçlü kimyasallarla mücadele edilmek zorunda kalınacaktır. Daha fazla kimyasal da toprak ve su kaynaklarını daha hızlı kirletecek, insan sağlığını daha fazla tehdit edecektir.
• Kimyasallara olan bağımlılık artmaktadır. Tarım ürünlerinin genleriyle daha çok iki nedenle oynanmıştır. Birincisi yabancı ot ilaçlarına (Streptomyceses hygroscopicus bakterisinden izole edilen bar geni) dayanıklılık, diğeri ise zararlılara karşı (Bacillus thuringiensis bakterisinden izole edilen Bt endotoksin geni) dirençtir. Zararlılara karşı direnç, yukarıdaki maddelerde izah edilmiştir. Çokuluslu biyoteknoloji devleri, kendi GD tohumlarıyla kendi yabancı ot ilaçlarının kullanılmasını istemekte, asıl bitkinin bundan hiçbir zarar görmeyeceğini belirtmektedirler. Ancak, bu durumda nasıl olsa bitki zarar görmeyecek rahatlığıyla çiftçilerin bu kimyasalları kontrolsüzce kullandıkları görülmüştür. ABD’de üniversitelerin bünyesinde gerçekleştirilen 8 bin tarla denemesiyle GD soya üreticilerinin normal soya ekenlerden 2 ila 5 kat daha fazla kimyasal kullandıkları tespit edilmiştir.
• Süper yabancı otlar ortaya çıkabilirler. GD bitkilerden taşınan polenler vasıtasıyla yabani otların da genetiğinin değişmesi mümkün. Bu durumda daha fazla kimyasal kullanılacak ve çevre kirliliğine yol açacaktır. Bu türlerin GD bir yapıya dönüşmesi biyoçeşitliliği de azaltacaktır. Türkiye, sahip olduğu 11 bin bitki türüyle oldukça büyük bir zenginliğe sahiptir. Tüm Avrupa kıtasında 14 bin, Britanya adasında sadece 2500 bitki türü bulunduğu göz önüne alınırsa ülkemizin bu konuda sahip olduğu zenginlik daha iyi anlaşılacaktır. Ülkemizdeki 11 bin bitki türünün 2 bini endemik yani sadece Anadolu’ya ait bitki türleridir. Biyoçeşitlilik, tıpkı yeraltı ve yerüstü kaynaklarımız gibi doğal bir zenginliktir. Gen kaynağı konumundadırlar. Herhangi bir bitki türünün ıslahında ve tıp alanında kullanılabildiklerinden büyük ekonomik değere sahiptirler.
Yukarıda sözü edilen çevresel sorunlar, özellikle Amerikan üniversitelerinin gerek laboratuvar gerekse alan denemeleri ile ispat edilmiştir.
GDO’LU ÜRÜNLERİN SOSYOEKONOMİK AÇIDAN YARATABİLECEĞİ RİSKLER
• Bunlardan en önemlisi tekelleşmedir. Bu alanda faaliyet gösteren biyoteknoloji şirketlerinden en önemlileri Monsanto, Du Pont/Pioneer, Syngenta Dow/Mycogen’dir. Bu şirketler içinde en güçlü olanı Monsanto olup piyasanın %90’ını elinde tutmaktadır. GD tohum üreten bu biyoteknoloji devleri zirai mücadele ilacı üreten firmaları da almaktadırlar. Ayrıca çiftçilerle özel ve ikili anlaşmalar yaparak kendilerine bağımlı hale getirmektedirler.
• Tohumlar patentlenmektedir. Ezelden beri Hindistan’a ait olan “Basmati” adındaki çeltik tohumunun patenti Texas’lı bir şirket almış ve adını “Textati” koymuştur. Hindistan’a ait olan bu çeltik artık Texas’lı bir şirketindir ve bu tohumu ekmek isteyenler artık bu yabancı şirketten almak zorundadırlar. Türkiye, bor ve altın madenleri örneklerinde olduğu gibi biyoçeşitliliğine sahip çıkamadan yaklaşık 11 bin olan bitki türünün patentinin yabancılara geçmesine olanak verirse büyük bir zenginliğini daha kaybedecektir.
• Özellikle Monsanto, oluşturduğu lobilerle ABD hükümeti üzerinde büyük baskılar kurmak suretiyle GD bitki ekiminin serbest bırakılmasını sağlamıştır. Şimdi ise bu ürünlerin hiçbir sakıncası olmadığından bahisle ABD dışına satılan ürünlerin etiketlenmesine gerek olmadığı konusunda baskı kurmaktadır. Bunun nedeni olarak da, etiketten ürünün genetiğinin değiştirilmiş olduğunu gören tüketicinin gereksiz yere tedirgin olup bu ürünü kullanmak istememesi gösterilmektedir.
• Kanada’da Monsanto şirketi, bir çiftçinin tarlasında yaptığı incelemede kendi GD kanola bitkisini tespit edince, tohumunu kendisinden satın almadan kullandığı için bu çiftçiye tazminat davası açtı. Çiftçi, her ne kadar GD kanola ekmediğini, yan tarladan polenlerin taşınması yoluyla kendi tarlasındaki kanolanın genetiğinin değişmiş olduğunu iddia etse de mahkeme tarafından suçlu bulundu ve tazminat ödemeye mahkum edildi.
• On bir yıl önce tüketicilere ucuz ve kaliteli gıda söylemiyle yola çıkan biyoteknoloji devlerinin bu söylemlerinin de doğru olmadığı ortaya çıktı. Normal eşdeğerine göre GD ürünlerin daha ucuza satılmadığı ve hiçte daha kaliteli olmadıkları görüldü. GD bitki üretiminin ne çiftçiye ne de tüketiciye bir faydası yoktur. Kazanan, bu tohumları ve ilaçlarını üreten biyoteknoloji devleridir.
• Dünyanın aç insanlarının doyurulacağı gibi güzel bir söylemle yola çıkılmıştı. Aradan geçen 11 yıllık süreçte açların sayısında herhangi bir azalma görülmedi. Arjantin, GD bitki üretiminde dünyanın en büyük ikinci ülkesi olmasına karşın bugün Arjantin’de milyonlarca insan geceleri yatağına aç yatmaktadır. GD ürünler açlığa çare olsaydı, Arjantin’in önce kendi açlarını doyurması gerekirdi. Dünyada herkese yetecek ve gelecek nesilleri de besleyecek miktarda tarımsal üretim vardır. Sorunun asıl kaynağı üretim yetersizliği ya da yetersiz tarım alanı değil, üretilen ürünlerin adil paylaşılamamasından kaynaklanmaktadır ki bu da tamamıyla politik ve finansal nedenlerledir.
• Ticari tohum pazarının 30 milyar dolar olarak gerçekleştiği 2004 yılında GD ürünlerin pazar değeri 4.7 milyar dolar civarında gerçekleşmiştir. 1996’dan 2004’e kadar olan 9 yıllık süreçte GD ürünlerin Pazar değeri toplamı 24 milyar dolara ulaşmıştır. İçinde bulunduğumuz 2005 yılında GD ürünlerin pazar değerinin 5 milyar dolar civarında gerçekleşeceği tahmin edilmektedir.
“ALTIN ÇELTİK” ALDATMACASI
Geçim zorluğu çeken üçüncü dünya ülkelerinde halkın temel beslenmesi genellikle çeltiğe dayanmaktadır. Çeltik A vitamini içermediğinden bu tek yönlü beslenme sonucu özellikle çocuklarda ve hamile kadınlarda körlük oluşmaktadır. Bu nedenle 1999 yılında İsviçreli ve Alman bilim adamları nergis bitkisinden çeltiğe aktardıkları bir gen ile beta karotin üreten GD çeltiği üretmişler ve adına “altın çeltik” diyerek çözüm olarak sunmuşlardır. Beta karotin vücutta A vitaminine dönüşmektedir. Ancak bu dönüşümün gerçekleşebilmesi için vücutta yeterince yağ, protein ve çinko bulunması gerekir. Bu üç unsur ancak yeterli beslenen insanlarda mevcut olduğuna göre açlık çeken insanların vücudunda beta karotinin A vitaminine dönüşmesi mümkün olmamaktadır.
Günlük A vitamini ihtiyaçlarını karşılayabilmek için kadınların günde 7.5 kg, çocukların ise 5.5 kg altın çeltikten yapılmış pilav yemeleri gerekmektedir ki bir insanın her gün bu miktarda pilav yiyebilmesi olanaksızdır. Oysa, okul çağına gelmemiş bir çocuk iki kaşık patates ya da yarım tabak sebze yemek suretiyle günlük A vitamini ihtiyacını karşılayabilmektedir.
RESMİ KAYNAKLAR GERÇEKLERİ NEDEN AÇIKLA(YA)MIYOR?
Daha doğru bir ifadeyle açıklayamıyorlar.
Önceleri dünyayı kimi ülkeler yönetiyorlardı, şimdi bu ülkeler ile birlikte tüm dünyayı kimi çokuluslu şirketler yönetmektedir.
GD ürünleri savunanlar, bu ürünlerin sağlık ve çevresel sorunları konusunda hiçbir resmi makamın bir açıklama yapmadığını söylemekteler. Nasıl açıklama yapsınlar ki? Açıklama yapmaya kalkan bilim adamları işlerinden oldular, saygıdeğer kurumlara ise biyoteknoloji devlerinin elemanları yerleştirildi.
İskoçya’da Rowett Araştırma Enstitüsünde çalışan Dr Arpad Pustzai, genetiği değiştirilmiş patates yedirdiği farelerin beyinlerinin ve iç organlarının küçük kaldığı, solunum ve sindirim sistemlerinde rahatsızlıklar görüldüğü ve bağışıklık sistemlerinin de tam anlamıyla çöktüğü konularını içeren araştırma sonucunu kamuoyu ile paylaşınca derhal işinden kovulmuştur.
ABD’de, GD bakterilerden elde edilmiş, ineklerde süt verimini %15 dolayında artıran, büyüme hormonu ile hemen hemen özdeş rBST adlı kimyasal maddenin onay ve izin süreçleri de çok çarpıcı bir örnektir. Bu tür maddelerin gıda maddeleri içinde kullanımına izin veren kurum ABD’de Gıda ve İlaç (FDA)’dir. Bu kurum Monsanto ile karşılaşana dek “tüketici için hiçbir risk içermeme” ilkesi doğrultusunda çalışıyordu. Bu kurumda görevli bir uzman Monsanto’ya rBST ile ilgili araştırmaların yetersiz olduğunu bildirince “onay sürecini yavaşlattığı” gerekçesiyle işine son verildi. Bu maddeye derhal izin verilebilmesi amacıyla FDA’da kriterler oluşturuldu ve “denetlenebilir risk” kavramı ortaya çıktı. Daha sonra bu maddeye ticari olarak kullanılabileceği yönünde izin verilmesinde emeği geçen uzmanların çoğu Monsanto ile bir şekilde ilişkisi olmuş insanlardı ve FDA’dan ayrılanlar ise bu şirkette önemli yöneticilik görevlerine getirildiler.
rBST’nin ineklerde kullanılmaya başlanmasıyla, durumu izleyen üniversiteler tarafından, bunların sütlerini içen insanlarda göğüs ve kolon kanserini artırdığı, erkeklerin prostat kanserine yakalanma risklerinin bu sütleri içmeyen erkeklerden dört kat fazla olduğu, menapoz öncesi kadınların göğüs kanserine yakalanma riskinin diğer kadınlara göre sekiz kat fazla olduğu bildirildi.
Monsanto devlet ilişkilerine biraz daha bakmaya devam edersek; ABD’nin önceki Yüce Divan Başkanı Clarence Thomas, Monsanto’nun avukatıydı. Bush’un ilk kabinesindeki Tarım Bakanı Anne Veneman, Monsanto’nun Calgene şirketinin yönetim kurulundaydı. Savunma Bakanı Donald Rumsfeld, yine Monsantonun bir biriminin yönetim kurulundaydı. Sağlık Bakanı Tommy Thompson, Wisconsin Valisi seçildiği dönemde Monsanto’dan 50 bin dolar seçim yardımı aldı. Meclis üyeleri, Beyaz Saray Tarım Komitesi Başkanı Larry Combest ile başsavcı John Ashcroft son seçimlerde Monsanto’dan en büyük parasal yardımı alanlardı.
Bunlar mı insanlığın yararına ve sadece doğruları açıklayacak makamlar!? Bu kurumlardan doğruların açıklanmasını beklemek saflıktan öte değildir ya da ardında kesinlikle bir ard niyet vardır.
GD ürünler konusunda büyük hassasiyet gösteren AB’ye ABD Dünya Ticaret Örgütü vasıtasıyla tehditte bulunarak bu ürünleri sokmayı başarmıştır. Bu ürünlerin AB’ye girmesi rızalarıyla değil tehditle olmuştur.
Çokuluslu biyoteknoloji devleri oluşturdukları lobilerle özellikle ABD ve Kanada hükümetlerine büyük baskı oluşturmuşlar, bunun sonucunda ABD bu ürünlerin üretilmelerine ve tüketilmelerine izin vermiştir.
Şimdi ise bu şirketler, bu ürünlerin hiçbir riski olmadığından bahisle özellikle ihraç edilen ürünlerin genetiğinin değiştirildiğinin etiketler üzerinde yer almaması konusunda baskı oluşturmaktadırlar. Nedenleri de gayet açıktır, "zaten bu ürünlerin hiçbir riski yok, tüketici gereksiz yere tedirgin olmaktadır”.
Türkiye de yıllardır GD tarım ürünlerini deneme amaçlı yetiştirmektedir. Ancak bugüne kadar bu konuda olumlu ya da olumsuz bir açıklamada bulunulmamıştır. Kendi deneme sonuçlarını açıklamaktansa Türkiye, ABD ve AB’den çıkacak açıklamaları takip etmeyi tercih etmiştir.
GD ÜRÜNLERİN GELECEĞİNİ HALKIN TEPKİSİ BELİRLEYECEKTİR
GD ürünlerle ilgili olarak İngiliz hükümetinin Strateji Dairesine hazırlattığı raporda, İngiltere’nin çevre, gıda ve köyişlerinden sorumlu devlet bakanı Margaret Beckett, “İngiltere’de GD ürünlerin geleceğini halkın tepkisi belirleyecektir” demektedir.
Evet, Türkiye’de tamamıyla başıboş olan bu alanı doldurmak için halkın bilinçlenmesi ve tepkisini göstermesi gerekmektedir. Zira bizi yöneten hükümetlerin bu konuda hiçbir çabaları olmamıştır, tüketicinin tepkisi olmadığı sürece de bu vurdumduymazlık gelecekte de devam edecektir.
Açlıktan insanları ölen Afrikalı ülkelerin (Zambia) yöneticileri bile ABD’nin GD ürünlerden oluşan gıda yardımlarına itiraz etmişler, normal gıda talebinde ısrar etmişlerdir. Ancak, ABD’li yetkililerden aldıkları yanıt açık ve sert olmuştur: “Dilencilerin seçme hakkı olamaz!”
Açlıktan insanlar öldüğü halde onurlu bir davranış göstererek GD gıda istemeyen bu insanlar kadar bizim yöneticilerimizin de duyarlı ve onurlu olmalarını bekliyoruz.
YASAL DÜZENLEME HAZIRLIKLARI YAPILIYOR
Almanya parlamentosu 26 Kasım 2004’te çıkardığı bir yasayla, GD ürün yetiştiren çiftçileri ve GD ürün işleyenleri, ürünleri GD olmayan mahsullere bulaşarak bu yüzden ürününü satamayan çiftçilere karşı mali olarak sorumlu tutmuştur.
Ülkemizde de Ulusal Biyogüvenlik Yasa Taslağı hazırlıklarına başlanmıştır. Ancak, bu taslak çokuluslu şirketlerin etkin işbirliği ile hazırlanmakta, taslak değişiklikleri daha olumsuz düzenlemeleri gündeme getirmekte, yasaklama yerine, GDO’lu tohumların ekimi de dahil olmak üzere, adeta serbestleştirmenin hukuki zemini hazırlanmaktadır.
GDO’LARLA İLGİLİ ALINMASI GEREKEN ÖNLEMLER
Yukarda bahsedilen nedenlerle GDO’lu ürünlerden doğabilecek risklerin azaltılması ve beklenen azami faydanın sağlanması mümkündür. Bu amaçla GDO’lu ürünlerin üretiminde ve ithalatında öncelikle, bu ürünlerden beklenen azami fayda ile doğabilecek azami riskler kıyaslanmalıdır. Beklenen azami fayda için, GDO’lu ürünlerin ülkenin gerçekten tarımsal bir sorununa çözüm olup olmadığı ve ülkenin gerçekten bu ürünlere ihtiyacı olup olmadığı sorularına yanıt aranmalıdır. Öte yandan, transgeniklerin üretimlerinden doğabilecek azami riskler saptanarak, bu ürünlerin üretimi ile alınabilecek azami faydaların, ülkede doğabilecek azami risklere değip değmeyeceğine karar verilmelidir. Bütün bunlar yapılırken, tabii ki
tüketicinin tercihleri de göz önünde bulundurulmalıdır.
Her ne olursa olsun, risk oluşturma ihtimali olan bu ürünlerde RİSK ANALİZİ yapılmalı ve gerekli önlemler alınmalıdır. Böylece bu ürünlerin üretiminde risklerin minimuma indirilmesi ve bazı durumlarda ise ortadan kaldırılması mümkündür. Risk analizi başlıca üç aşamadan oluşmaktadır: Risk değerlendirme, risk yönetimi ve risk iletişimi. RİSK DEĞERLENDİRME, modern biyoteknoloji teknikleri uygulamalarının ve modern biyoteknoloji ürünlerinin insan sağlığı ve biyolojik çeşitlilik üzerinde oluşturabileceği olumsuz etkilerin belirlenmesi sürecini kapsamaktadır. RİSK YÖNETİMİ, belirlenen risklerin meydana gelme olasılığının ortadan kaldırılması ya da meydana gelme durumunda oluşacak zararların kontrol altında tutulması için gerekli tedbirlerin alınmasıdır. RİSK İLETİŞİMİ ise, risk değerlendirme aşamasında belirlenen risklerin ve risk yönetimi sırasında kontrol altında tutulmaya çalışılan risklerle ilgili alınması gerekli tedbirlerin ilgili tüm mercilere duyurulması ve risk bilgi akışının ilgili taraflar arasında sağlanmasıdır.
Bunların dışında mevzuatta ve uygulamada ayrıca şunlar yapılmalıdır ;
• Türk Gıda Kodeksi’nde GDO’lu ürünlerin net bir şekilde tanımlanmalıdır.
• Genetiği değiştirilmiş tarım ve yem ürünleri için mevcut yasa, yönetmelik ve mevzuatlarımızın; gümrüklerimizde analiz için laboratuarlarımızın hazırlıkları bir an önce tamamlanmalıdır.
• GDO’lar için geliştirilen teknikler, kullanılan genlerin kökeni ve işlevi bakımından oldukça çeşitlilik göstermektedir. Bu yüzden, GDO ürünü içeren gıdalarda detaylı bilgilendirme ve kontrol yapılması gerekmektedir. Buna örnek olarak, AB üyesi ülkelerin tümünde yürürlüğe giren yönetmelik gösterilebilir. Bu yönetmeliğe göre, içeriğinde %0.5’den daha yüksek oranda genleri değiştirilmiş madde bulunan gıda ürünleri üzerinde bunu belirten bir ibarenin yer alması zorunlu tutulmaktadır.
• GDO’lu ürünlerin ülkeye girişinin mümkün olması durumunda ve her halükarda bu ürünlerin etiketlenerek tüketicinin alacağı ürünün GDO olup olmadığını bilmesi ve seçimi kendi inisiyatifine göre yapması sağlanmalıdır.
• Ulusal Biyogüvenlik Koordinasyon Komitesi’nin çalışmaları sonucu hazırlanacak yasa tasarısı en kısa sürede çıkarılmalıdır.
Tarımsal üretim-işleme ve tüketim süreçlerimizde yasa dışı olarak bulunan GDO’lar, ülkemiz tarımının karşı karşıya bulunduğu bağımlılık ilişkisini derinleştirmekte, Türkiye’den birkaç çokuluslu şirkete kaynak transferinin sürekliliğini sağlamakta ve biyoçeşitliliğimizi geri dönüşsüz bir şekilde ortadan kaldırmaktadır.
Ayrıca, canlılar üzerinde yapılan bu değişiklikler; canlı sağlığı, biyolojik çeşitlilik, ekolojik dengelerin bozulması, ekonomik bağımlılık, canlıların yaşam hakkının elinden alınması ve canlılar üzerinde mülkiyet hakkı tanıması açısından önemli tehdit ve riskler taşımaktadır. Bu risklere yönelik olarak tüketiciler bilgilendirilmeli ve seçim haklarını kullanmaları sağlanmalıdır.


LinkBack URL
About LinkBacks
Paylaş







Alıntı
teşekkürler


Bookmarks