Çok kısa bir süre çalışmıştım, ilginç bir deneyimdi. İşim; medikal malzemelerin teknik destek sorumluluğuydu. Daha önce bu alanda hiçbir tecrübem yoktu. İlk görüşmede bu konudaki bilgi eksikliğimi dile getirmiştim. “Kendime güveniyorum ama bu işi hiç bilmiyorum“ demiştim. “Olsun, biz seni yetiştiririz. Bizim için en önemli kriter İTÜ‘lü olman. Başarırsın“ demişlerdi. “Peki“ demiştim ve böylece hayatımda yeni bir iş sayfasına başlamıştım. Her defasında olduğu gibi ilk sayfa pırıl pırıldı, hoştu ve devamı gelecekti.**
Yeni başladığınız bir işte, ilk gün ve sonraki birkaç hafta sıkıcıdır, bilirsiniz. Bu yüzden yeni işimin ilk günlerinde her şeyi öğrenmeye mecburmuşum gibi davranmayı seçmiştim. Bu öğrenme telaşı diğer çalışanları tedirgin etse de ben bu yeni heyecanla hiçbir şeye aldırmadan öğrenmeye devam etmeye çalışıyordum. Panikte olduğum bir gün, işyerinin tepe yöneticisi beni ikaz etmek zorunda kaldı: “Dur, yavaş. Sakin ol. Zamanla her şeyi öğrenirsin.”
İş yerindeki ilk günlerimde teknik servis ve üst düzey yönetici ile müşteri ziyaretine giderdik. Müdürüm müşterilere beni tanıtırdı, geçmişteki teknik sorunlardan ve çözümlerden bahseder, tecrübelerini aktarırdı. Aslında işi öğrenmek zordu. İthal ettiğimiz cihazlar çok karmaşık gelmişti. Bunları nasıl çözüp, sorun çıktıkça ilgilenecektim, bilmiyordum. Pek bir şey anlamıyordum. Konu çok ilgi alanım da değildi. Odalar dolusu kitap, dosya, broşür vardı okumam gereken. Her bir cihaz farklı çalışıyordu, farklı işlere yarıyordu, nasıl kısa zamanda yetişecektim, tek başıma bu sorumluluğu nasıl alacaktım? Korkmaya başladım. “Bu işi kaç senede öğreneceğim?” , “Yıllar lazım, fakat şirket beni ne kadar böyle tutacak baktı ki öğrenemedim, kovar gider” , “Bu devirde benim öğrenmemi mi bekleyecekler?” gibi sorular kafamı meşgul etmeye başlamıştı. Moralim bozuktu, her kurumsal müşterinin derdi de benim için çok anlamsızdı. Müdürümle birlikteyken, arada bana da sorunlarını anlatırlar, ben de onlara anlamsız anlamsız bakardım. Fakat yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Sadece dinliyordum, anlamaya çalışıyordum. Tek yaptığım iyi not almaktı. Her akşam eve geldiğimde ertesi gün istifayı düşünüyordum. Ama bu kaçmak olacaktı, ki bu da doğru değildi.
Kendi kendime karar verdim. Bu işin uzun ömürlü olmayacağı kesindi. Üç ay daha çalışıp bırakacaktım. Bu süre sonunda hala yeterli olmadıysam, kesinlikle istifa edecektim. Uzatmanın anlamı yoktu, ya başka bir iş bakacaktım ya da eğitimime devam edecektim. Daha çok gençtim, önümde uzun yıllar vardı. Mutlu olmadığım bir işte daha fazla kalamazdım.
Aradan haftalar geçti. Bende belirgin bir ilerleme yoktu. Bir müşteri beni direkt aradığında strese giriyor, hemen müdürüme soruyor ve kendi cevabımmış gibi cevap veriyordum. İşi kurtarıyordum, ama ya sonra, bu yöntem ne kadar gidebilirdi? Müdürüm yoksa bende de bir cevap yoktu. Kendi kendime acı çektiriyordum. Buna değer miydi? Tanrım, bu işi hiç sevmemiştim. Öğrenemiyordum. Hemen istifa etmeliydim yoksa yakında beni atacaklardı. Kafam çok karışıktı, her an, her şeyi yapabilirim gibime geliyordu. Sonra sıcak bir yaz sabahı, otobüste sırtımdan ter akarken kafama koydum: ”Sayın Müdürüm işte istifa dilekçem.” diyecektim cesaretle ve arkama bakmadan hızlı adımlarla çıkıp gidecektim. İşe gidip, hemen dilekçemi verecektim. Müdürüm kağıdı önümde gözümün içine bakarak yırttı, “Hadi düş önüme “x” hastanesine gidiyoruz” dedi ciddiye almayarak. Derin bir “öff” çekerek, çantamı sinirle kapıp, arabasına atladım. Hastanedeki ilgili bölüm şefi hanım bizi her zamanki güler yüzüyle karşıladı ve yine senelerdir tamir edilemeyen cihazın faydalarından bahsetti.
Her sabah düzenli olarak cihazın bakımını yaptığını, eski günlerdeki çalışmasını, tekrar tekrar yaptığı denemelerine rağmen yine tamir edilememesini büyük bir üzüntüyle anlattı. Müdürüm de yeni bir şey denemesini önerdi. Kadın da zaten denediğini, denemediği bir şey kalmadığını ifade etti. Kadın ağlamaklı, solgun ve umutsuzdu. “Çare yok, cihazı tamir edemiyoruz. İmalatçı firmadan gelen uzman da birkaç şey önerip gitti. Her defasında biri gelip “çok kolay, tamir ederim diyor” dedi. Birkaç parçanın yerini değiştirip, bakıyor ve sonunda “Üzgünüm, yapamadım” diyordu. Durum iyi değildi. Patron da bize “Ya tamir edin, ya da oradan çıkmayın “dedi. Bu hastaneyi ziyaret etmek bizim için çok zor. Ne zaman oraya gitsek, tamir edilmeyen bu cihazın önünde oturuyor, saatlerce düşünüyor, çeşitli şeyler uyguluyor ve elde sıfır çözümle şirkete geri dönüyorduk. Her defasında “Üzgünüz, yine başaramadık” raporu vermekten sıkılmıştım. “Artık, sorun neyse çözmeliyiz, bunu üretenler bizden daha mı akıllı? , “Hayır tabii ki, bizim hala aklımıza gelmeyen bir şey var ama ne?” cümleler geçiyordu aklımdan.
Yine o hastanedeydik, yine aynı pozisyonda neler yapacağımızı düşünüyorduk. Kafam karışmış, bir yere büzülüp kaldım. Müdürüm uğraşıyor da uğraşıyor, terliyor, sonra yanıma gelip ”Başka ne yapsak acaba?” diyordu. Ona yardımcı olamamaktan ötürü rahatsızdım, sadece ”El kitabını tekrar okuyalım” diyebildim. Ne diyebilirdim ki başka? Benden bir fikir bekliyorlardı, ama bende de hiçbir fikir yoktu. Sabit bir noktaya takılıp kalmış, bakıp duruyordum. Bir ara müdürüm müşteri ile konuşurken gözüm cihazın kalabalık şekilde karışmış borulardan birine ciddi şekilde takıldı. En aşağıda, arkada, ince, şeffaf bir borunun diğer ucunu görüyordum. Çıkmış, sallanıyor, biraz da sıvı damlıyordu. Hareket olsun diye yerimden kalkıp, küçük şeffaf hortumun çıkmış tarafını taktım. Böylece sıvı artık damlamıyor, akmıyordu. Yerde de küçük sıvı birikintisini silip, temizliyordum. Spor olsun diye bunlarla uğraşırken, müdür gelip “Ne yapıyorsun?” diye sordu. Bende durumu anlatıp, yerime oturdum. Eğilmekten yorulmuştum, belim de tutulmuştu. Gözlerimi kapatmış dinlenirken müdürümün bağırmasıyla yerimden fırladım. “Alet çalıştı, alet çalıştı. Herkes buraya gelsin!” Hepimiz koştuk, ki hakikaten cihazda değişik bir şeyler vardı. İçindeki sıvı eskiden hemen kesilirdi, akmazdı, şimdi ise sonuna kadar dolaşıyordu. Bir de baktım ki, cihazın her yeri likitle kaplı, tam dolaşım sağlanmış, böylece analize hazır hale gelmiş gibiydi… Müşteri, müdürüme “Ne yaptınız?” dedi heyecanla. O da beni gösterince, “İnanmıyorum, onun yaşı kadar benim tecrübem var. Bana doğruyu söyle?”diye tutturmaz mı? Kadın inanmamıştı tabii, gelip de boş boş bakan birinin cihazı çalıştırmasına! Gerçi ben de ne yaptığımı tam bilmiyordum ama cihaz çalışmıştı işte. Kıpkırmızı oldum, utandım, ama gerçek belliydi. Aylardır tamir edilemeyen cihazı ‘ben’ çalıştırmıştım. Çok komikti, inanılması güç bir tesadüftü ama olsun ben çok önemli bir şey yapmıştım.
Müdürümle birlikte şirkete döndüğümüzde arkadaşlar haberi önceden almıştı. Kapıdan içeri girer girmez kutlamalar başladı. Şampanya patladı. Patron onur verici bir konuşma yaptı, beni hediyelerle kutladı. Çok şaşkındım, artık şirketin en popüler elemanıydım. Arkadaşlar hem kutluyor hem de yerim de olmak istiyorlardı, hissediyorum. İşte şans mıdır? Kader midir? Neyse bu sabah benim yanımdaydı. Halbuki bu sabah ne planlamıştım, neler olmuştu. Hayat çok garipti.
Şirkette bu gelişmeye rağmen uzun kalamadım. Hakikaten kolay değildi, uzun süreçli iş öğrenmek bana uymuyordu. Ben zaten eğitimime devam etmek istiyordum. Bu olaydan birkaç hafta sonra ayrıldım. Kararlıydım, pek itiraz etmediler.
Bu işte yaşadığım vaka ilginçti, çok hoş bir tesadüftü, belki şanstı ve şirketteki pozisyonumu baştan sona değiştirmişti. Daha sonraları çalıştığım iş yerlerinde de tesadüfi çözümler aradım, denedim ama tutmadı. Evet, orada konuyu bilmeden tutturmuştum, bu insanın hayatında kaç kere olurdu… Aslında, işin doğrusu konuları anlamanın ve çözmenin tek yolu eğitimli olmak, sahip olduğun bilgiyi kullanmak ve kendini daima geliştirmek.
Arzu Baloğlu
baloglu@eng.marmara.edu.tr


LinkBack URL
About LinkBacks
Paylaş







Alıntı


Bookmarks