Bisküvi İmalathanesinden Entegre Gıda Grubuna
1944 yılında küçük bir bisküvi imalathanesinden bugün entegre bir gıda grubuna dönüşen Ülker hikâyesinin temelinde, “girişimcilik ruhu, ülkeye güven, çalışma azmi, kendine yeterlilik ve topluma saygı” gibi değerler var. 1 Eylül 1939. Dünya daha birinci savaşın yaralarını henüz sarmaya başlamıştı ki, o gün ikinci büyük savaşın başladığı gün oldu. Savaşa girmemesine karşın, Türkiye de kaçınılmaz olarak yıkımdan payına düşeni alacaktı. Türkiye Cumhuriyeti henüz 21 yaşındayken faaliyete başlayan Ülker’in kuruluşunda, 2. Dünya Savaşı’nın bu zor koşulları etkili oldu. Savaş öncesinde ekonomik kalkınmaya ayrılan ve zaten sınırlı olan kaynaklar, zorunlu olarak savunma giderlerine ayrılmış, yatırımlar durma noktasına gelmişti. Ülker’in kurulduğu yıl olan 1944’te Gayri Safi Milli Hasıla büyüme hızı eksi 5,1’di. Aynı oran bir yıl önce eksi 9,8 olarak gerçekleşmişti. Göstergeler, Türkiye ekonomisinin hızla daraldığı bir döneme işaret ediyordu. Hem yatırımların durması hem de ithalata getirilen sınırlamayla tüketim mallarının arzında ciddi sıkıntılar vardı. Yüksek enflasyon ve kıtlık halkın yaşam koşullarını güçleştirmişti. Milli Koruma Kanunu ve diğer önlemler bile fiyatlardaki artışı engelleyemiyordu. Karaborsa alıp yürümüştü. Karne uygulamasıyla zorunlu tüketim malları devlet kontrolünde insanlara ulaştırılmaya çalışılıyordu. Ülker böyle bir Türkiye’de doğdu. Ekonomik koşullar elverişsizdi ama bir ülkeyi yeniden var etmenin heyecan ve coşkusunun yarattığı motivasyon da az şey değildi.
Dönemin ağır koşullarına bakıldığında, Ülker’in, kurucuları Asım Ülker ve Sabri Ülker’in cumhuriyete olan inançlarının ve Türkiye’nin geleceğine duydukları güvenin bir eseri olduğu görülür. Sabri Ülker anılarında o günleri şu sözlerle dile getiriyor: “… O günkü sıkıntılara göre memleketimizin geçirdiği merhaleyi görmemek mümkün değil. Varımızı yoğumuzu katıp, Cumhuriyetimizi kurduk. Topluiğnenin bile üretilmediği, her şeyin dışardan geldiği günleri hatırlıyorum. Değil bir şehirden diğerine, neredeyse İstanbul içinde bile bir semtten başka bir semte gitmek zordu. Kıt kanaat geçindiğimiz, yokluklarla mücadele ettiğimiz, ama hep azimle çalıştığımız günlerimiz oldu. Yılmadık, çalıştık, çabaladık ve memleketimizin ileriye gitmesi için her şeyimizi ortaya koyduk. Biz cumhuriyetin nimetleriyle büyüdük. Cumhuriyet sayesinde tahsil yaptık, çalıştık, ekmek paramızı kazandık…”
Kuruluş yıllarında dağıtım.
Sabri Ülker, “ekmek parasını kazanmak” için bisküvi üretmeyi seçmişti. O dönemde Türkiye’de endüstriyel anlamda bisküvi üretimi yok denecek kadar sınırlıydı. Zaten endüstriyel bisküvi pazarı pek çok ürüne göre dünyada da yeni bir sektör olarak kabul ediliyordu. Tarihsel kaynaklar, 1800’lü yılların başında İngiltere’de doğan, J.H. Olibet tarafından, 1840’larda Fransa’da geliştirilen endüstriyel bisküvi ile Türkiye’nin önce ithalat yoluyla tanıştığını ortaya koyuyor. Daha sonraları küçük atölyelerde bisküvi üretmeyi deneyen Türk girişimciler olmuştu. Sabri Ülker de çocukluğunda bu fabrikalardan birinde çalışmıştı.
İktisadi Ticari İlimler Akademisi’nin genç bir mezunu olarak, 1944 yılında Sabri Ülker, faaliyetine ara veren bir bisküvi atölyesine talip oldu. Sabri Ülker anlatıyor: “Tahmin edersiniz, 1944’te İkinci Dünya Savaşı’nın sorunlarını yaşayan genç cumhuriyetimizde üretim aletlerini bulmak çok zordu. 1944 yılı sonbaharında sabahın erken saatlerinde, İstanbul’un o zamanlardaki iş merkezi sayılan, Eminönü´ndeki Nohutçu Han´a geldim. Üçüncü kata çıktım ve hafifçe alçak bir kapıdan içeri girdim. Yaklaşık 100 metrekarelik alandaki kazanları, kepçeleri, kalıpları, arkada duran fırını ve diğer aletleri tek tek inceleyerek, ‘Bu işi başarmalıyım,’ dedim.”
Sabri Ülker bu işi başaracaktı. Sadece kendi işini değil, Türkiye’de bisküvi endüstrisinin temelini de o küçük atölyede atacak, Türkiye’de sektörün gelişimi Ülker’in gelişimine paralel olacaktı. 6-7 kazan, küçük bir fırın ve 3 işçi ile günde 200 kilo bisküvi üretimiyle işe başlandı. İlk yıl 75 ton bisküvi üretildi. Bugün için oldukça mütevazı görünen bu üretim, o günün Türkiyesi için umut verici bir başlangıçtı ve arkası hızla geldi. Sadece 4 yıl sonra küçük bisküvi imalathanesinden, Topkapı Takkeci’deki bisküvi fabrikasına geçildi ve üretim kapasitesi 3 kat artırıldı. Üretim kapasitesindeki bu artış, kuruluş yıllarının en önemli yatırımı ve kısa sürede sağlanan başarının bir göstergesiydi. Kuruluş yıllarındaki çeşit az olmakla birlikte, kaliteli, lezzetli pötibör bisküviler cumhuriyet nesillerinin sağlıklı beslenmesine de katkıda bulundu.
1950’li yıllar İkinci Dünya Savaşı’nın da sona ermesiyle birlikte Türkiye ekonomisinin de değiştiği yıllar olacaktı. Devletin ekonomik hayatı sıkı bir şekilde düzenlediği savaş ekonomisinden vazgeçilen 1950’ler sonrası “iç pazara dönük sermaye birikimine” ve “iç pazarın genişliği ve canlılığına” dayalı bir ekonomi modeliyle özel sektör için yeni bir dönem başlamıştı. Ülker de Türkiye’deki bu olumlu havadan etkilenecekti.
Ülker bisküvilerine artan talep, ürünün dağıtımı konusundaki düzenlemeleri de gerekli kıldı. Ürünler nakliye farkı alınmadan, fabrika fiyatına esnafa ulaştırıldı. Daha çok sayıda bakkala ve o zamanlar mahallelerde de yaygın olan şekerlemecilere ulaşmak, Ülker bisküvilerini herkesin kendi semtinde kolaylıkla satın almasını sağladı.
Ülkersiz çay saati düşünülemez!
1960’lı yıllar geldiğinde Ülker, üretimde çok önemli atak gerçekleştiriyordu. Topkapı Davutpaşa’da 20’şer metrelik 4 fırınlı yeni fabrika Ülker’e hem üretim kapasitesini, hem çeşidini hem de kalitesini artırma olanağını sağladı. 1960’lar, Türkiye’de, dünyada hangi gelişmelerin olduğunun izlendiği ama Batı ölçülerinde üretim yapmanın pek de düşünülemediği yıllardı. İşte Ülker’in farklılaşması da bu yıllarda oldu. Sabri Ülker dünya standartlarında üretim yapmak için yurtdışından uzmanlar getirdi. Bu değişim bir basın ilanıyla kamuoyuyla paylaşıldı.
İlanda şöyle deniyordu: “ En leziz bisküileri imal eden Ülker Fabrikası, şimdi de Pasta- Bisküileri satışa çıkarmış bulunuyor. Ülker’in yeni çeşidi, Almanya’dan getirilen makinelerle el değmeden hazırlanır. Tam 8 çeşidi vardır. Fırından çıktığı tazelikte satılır. Çocuklarınız Ülker’in Pasta- Bisküilerini seve seve yiyeceklerdir. Misafirlerinize de iftiharla ikram edebilirsiniz.”
Sözü edilen yatırımlar sayesinde fındıklı, marmelatlı, limonlu, nugalı, üzümlü, susamlı ve damla çikolatalı olan ve “pasta bisküvileri” olarak tanımlanan çeşitlerle Türkiye’de “Ülkersiz çay saati düşünülemez” geleneği de 1960’larda başladı. Bu dönemin en kayda değer özelliklerinden biri de Ülker’in reklam ve tanıtım yaklaşımıydı. Dönemin diliyle, “emsalsiz” pasta bisküilerinin özellikleri basın ilanlarıyla tüketicilere tanıtıldı.
Topkapı fabrikasının üretim hacmini artırmasıyla birlikte Ülker, 1960’lı yılların zor koşullarında da Türkiye’nin çoğunluğu köylerde yaşayan tüketicilerine hizmet veren binlerce küçük çaplı perakendeciye dağıtım yapmaya karar verdi. Bugün Türkiye’nin en geniş dağıtım ağına sahip işlenmiş gıda üreticisi olan Ülker, bu dağıtım ağının temellerini 1960’larda attı.
1970’lere gelindiğinde, Türkiye için ekonomi ve siyasette zor yıllar da başlamıştı. Sokaklarda, fabrikalarda toplumsal barışın zedelendiği zor yıllar çıkagelmişti. Dönemin ekonomisi, “enflasyon” ve “döviz darboğazı” kıskacında kalmıştı. Ülker, Türkiye’nin “70 sente muhtaç” olduğu bu zorlu yılları güçlü temelleri ve 1960’lı yıllardaki yatırımları sayesinde pek çokları gibi küçülmek bir yana, büyüyerek atlattı.
Ülker’in geleneksel sloganı “Ülker’siz çay saati düşünülemez”in tohumlarının atıldığı ilan 1960’larda başladı.


LinkBack URL
About LinkBacks
Paylaş







Alıntı


Bookmarks